Kürtçe’nin halleri…
Kürtçe’nin Halleri…
Bize mi düştü deyiminin insan zihninde çağrıştırdığı şeylerden birisi de bir olayı
Olguyu veya düşünceyi düşünmek bizim düşüncemize mi kaldı demek olsa gerek. Dil capcanlı
yapısı ile ölebilir de yaşamını idame ettirip yasayabilir de. Bir Leyla ile Mecnun olarak tarihe
geçer bir Mem ile Zin, sarkaç bu tarafa vurur Fuzuli olur, sarkaç diğer tarafa vurur Ahmedi
Xani (Hani) olur. Çünkü dilin idamesi onlara düşmüştür. Yapısı itibariyle hep ve her zaman
dendiği gibi çok dinamik topraklarda yasıyoruz. Dinamikliğin kaynağı insanlar, insanların
birbiri içinde dinamikliği etkileşim, etkileşimin kaynağı da elbette ve en doğal olarak dil. Özel
bir mevkide yer alır dil. Millet olma bilincini oluşturan, insanları yapıştıran, insanları tutan
etkenlerin basıdır. Olaya burasından bakıldığında tek millet, tek yürek tek bilek türünden
söylemler pirim elbette yapar. Lakin Amerika’da yasamadığımızın farkına da varmak
lazımdır. Anka ve Ayteklerin basına gelenler sıcak olaylar değildir lakin oldukça da önemli bir
örnektir. Çünkü Anadolu’yu Amerika örneğine benzetip tek dil söylemine haklılık katmak
Afrika’nın sömürülmesine, Hindistan’ın İngiltere’nin olmasını istemeye kadar uzanan geniş
bir zalimlik yelpazesini haklı çıkarmak olacaktır. Dakota Eyaleti’nde çokça Alman vatandasın
olması orayı Almanya yapmaz çünkü Amerika bu türden dinamikler üzerine (1776’ da)
kurulmadı. Kaldı ki hattı zatında Amerikanca diye bir dilde oluşturulmadı. Anadolu insanlık
tarihi basından beri bir gel-git süreci yasarken, Amerika 1492 de Avrupalıyı tanıktan sonra
zulüm nedir, dil nasıl olmalıdır, topraklar nasıl paylaşılır gibi kavramlarla tanıştı.
Anadolu’nun kökeni hiç kimsenin değil herkesindir. Bugün burada bizim yasıyor olmamız ve
hak etmişliğimiz bu topraklar hakkında yaptığımız hizmet ile ölçülebilir bir şeydir. Bu
meyanda Türkçe kadar Kürtçenin halleri de oldukça önemlidir. Çünkü hizmet anlaşmanın,
anlaşmak ise ortak anlamlar oluşturabilmenin bir fonksiyonudur.
Karı- kocanın halleri…
Hızlı bir şekilde uzakların yakın olmaya başlaması ile böyle bir sorun ortadan
kalkmaya başlasa da gelinin gittiği damat evinde damadın annesi ve eşrafı ile ortak
paydalarda buluşamaması, uyum sağlayamaması gibi sorunlar neticesinde, gelin-kaynana
kavramı Anadolu’nun sosyal literatürüne girmiştir. Karı ve kocanın buradaki halleri genel
olarak kocaya yapılan kaynana şikâyetleri ile baslar ve hemen hemen hepsi evlerin ayrılması
ile son bulan bir serüvene dönüşür. Kökleriyle aile kavramına verilen öneme binaen bu olay
da sıcak karşılanmaz. Ama bastan itibaren farklı kişilerin ortak paydada buluşabilmesi üzerine
kurulu olan bir gelin-kaynana ilişkisi kurulabilseydi durum bunu gerektirmeyebilirdi. Çünkü
birbiri üzerine hegemonya kurmaya çalışacak bireyler ansızın türemezdi. Kaynana eğer oraya
çok daha önceden gelmesini despotluğuna bir kılıf gibi olarak göstermeye çalışıp da gelinini
aynı çatı altında yasaması gereken bir birey olarak görebilseydi ayrı eve taşınma sorunu da
ortadan kalkabilirdi. Ortak anlamlar oluşturmayı beceremeyen gelin ve kaynanaların sonu
malumunuzdur ki ayrılıktır. Bir de bu olayın olabilirliğini ihtimal çerçevesinde tutup damat gelin-
kaynana-kayınpeder dörtlüsünün bastan itibaren aynı çatı altında durmasını
gerektirmeyen ama birbirine sımsıkı bir bağ ile bağlı bir sistem geliştirilmesi durumu vardır ki
itidalli davranmak ve sosyal hayatın düzenini gergef gibi islemek adına bu durum daha
mühimdir.
Çok uzun zamandır beraber yasayan halkları birbirinden ayıramazsınız. Veya bir
diğerini yok sayamazsınız. Veya onlardan kız alıp vermemiş gibi onları ötekileştiremezsiniz.
Beraber savaşlar verdiğiniz, kanlarınızın kanlarına karıştığı insanları hiçe sayamazsınız. Bunu
yapmayı denediğinizde ortadaki çocuk piç olur. Ve bu ayıp yok sayılanın değil yok
sayanındır. Biz ister kabul edelim isterse de etmeyelim Kürtlerle evli durumdayız.
Kaynanamız Amerika değil tarihimizdir. Bize yalan yanlış ve çoğu kez ötekileştirmeye zemin
hazırlayan bir tarihtir hem de. Osmanlı padişahlarını peygamber yerine koyup asla içki
kullanmamıştır diye bize öğretilebilen tarih, Kürtçeyi de sanki yirminci yüzyıl icadı gibi
önümüze sürmekten geri durmamaktadır. Filologların ve akademik çevrelerin isi olması
sebebiyle derine inmemek/inememek ve terminolojik kavramlardan uzak durmak kaydıyla
olayın çıktığı yer burasıdır. Öğretilmeyen şeyleri yeni türemiş sanan topluluk elbette var olan
siyasi eksende provoke olup kin besler. Ötekileşir ve ötekileştirir. Batı doğudan, doğu batıdan
ve hatta dil itibariyle devlet milletinden kopuk olursa nasıl ünitem olmayı başarabileceğiz veya
nasıl bir millet olabileceğiz? Ve anlaşamamanın o kadar çok zararının olduğu bilinirken bu
zararları hala destekleyecek miyiz? Karı ve koca boşanmalı mı boşanmamalı mı, yoksa ortada
çocuk varken ve bu kurum yüceyken ortak anlamlar çıkarmak için pozitif yan ve yönleri
kullanmalı mı? Biri diğerinin hem duygu hem hal hem de lisan dilini öğrenmesi ihtimali
birçok şeyi perçinleyecekse ki elbet perçinleyecektir o zaman yol bellidir.
Geçim kaygısı halleri…
Ola ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti bünyesinde Kürt Dili Edebiyatı Bölümü açıldı.
Açıldı da ne iyi oldu. Peşi sıra Kürt Dili’nin is sahaları çok cazip hale geldi. Olay bu ya o
sırada yana döne evladının geleceğini kara kara düşünen ve Kürtçeye karsı çıkan baba bir
gazete haberinde Kürt dilinin is bulma açısından önünün açık olduğunu okudu. Bu baba simdi
ne etsin? Kişilerin kendi kişiliklerine ve eğilimlerine göre değil de para kazanmanın ve çabuk
is bulabilmenin kolay olduğu meslekler cazip halde. Olay böyle olunca halka nasıl daha fazla
faydalı olurum değil de daha rahat nasıl yasarım sorusuna verilecek cevaplar belli oluyor.
Kürtçeye karsı olmak bir siyasi ve ideolojik yaklaşımdır. Diğer yanda evladın geleceği ise
sosyo-ekonomiktir. Ve serbest piyasa ekonomisi öyle bir şeydir ki bu ikisini bir araya
getiriverir. Baba birden çocuğunun Kürt Dili ve Edebiyatı okumasına temayül eder, çocuk
okur, okuldan çıkar ve para kazanmaya baslar. O zamandan beş yıl evveli ile o zamanın
birbiriyle hiçbir bağlantısı kalmayıverir.
Farklı olmayı Haçlılar gibi görüp önüne çıkanı yakıp yıkan insanlar mı olacağız yoksa
farklılığı zenginlik olarak mı addedeceğiz? İngilizce öğrenmek için milyarlar harcayıp yanı
basımızdaki diller para kazandırmıyor diye onları görmezlikten mi geleceğiz? Apaçıktır ki
birileri zorla örtse bile görmezlikten gelemeyiz. Güneş balçıkla sıvanmıyor. Elli sene evveli
varlığından şüphe duyulan bir halkın bugün yine reddeden devlet tarafından kendi dilinde
yayın yapmasına izin veriliyor. Traji-komik, saçma, gülünç vs diye yakıştırmalar yapılabilir
ama kazanç kazançtır. Kürtçe dilinde bir televizyon açıldı da ne oldu diyen çok, Kürtçe
dilinde televizyon yayını yapılıyor diye endişelenen çok.
Dünya’ya bir özür borcumuz var. Seksen bes senenin son elli senesinde o kadar saçma
islerle uğraşmayıp, farklıdır ama bizdendir deyip Mehmet Uzun’u, Sivan Perver’i, hatta ve
hatta Abdullah Öcalan’ı bir aydın olarak kazanabilseydik, Ahmedi Xani’nin Mem-ü Zin’i
Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’u ile çöllerde ask yasayacaktı belki de. Dünyaya özür borcumuz
kendi içimizde çözümü bir o kadar basit bir o kadar zor sorunlarımızı çözmekte yeterli
olamadığımızdandır. Biz sorunlarımızı daha hızlı çözebilseydik bugün Yaser Arafat’ın hasta
halde bulunduğu evinin duvarlarına İsrailli askerler hacetlerini gidermeyecekti belki de,
Irak’ta Amerika her önüne geleni öldürmece oyunu oynamayacaktı ve Afganistan’da mülteci
kalmayacaktı belki de.
Hey gidi Kürtçe nelere kadirsin. Ne hallerin var senin. Aramıza hoş geldin. Hatta biz
sana hoş geldik.
Münzevi Geda